Süleyman dilsiz yazdı, Gastronomi festivali enflasyonu!


Gastronomi festivali enflasyonu!
Aynı Şarkı, Aynı Tat ve Koku, Aynı Stant… Festival mi= Panayır mı?
Anadolu Bu Kısır Döngüyü Hak Etmiyor! Festivaller çoğalıyor, ancak kültür yerinde sayıyor.
Son yıllarda memlekette öyle bir şeyler arttı ki, ne TÜFE tutabildi ne de tüketici durumu anladı:
Gastronomi festivali enflasyonu!
Neredeyse aklına gelen her belediye, köy, sivil örgüt bir festival düzenliyor. “Bizim de bir şeyimiz olsun” diye tutturuyor. Biri kebap, biri börek, biri “hıyar turşusu” diye tutturuyor; yakında bulamayanları da “Ne bulduysak Lezzet Festivali” denk gelirsek şaşırmayın!
Uşak’ta Temmuz’un göbeğinde 34 ton tarhana kaynattık,
Afyon’da 1,5 ton sucuklu yumurta çevirdik, rekorları kırdık.
E peki?
Kuşadası yıllar önce dünyanın en uzun banketini, Ankara’da 7 metrelik döner yapmış dünya rekoru kırmıştı. Ne oldu?
Hani nerede o turist ordusu? Hani marka şehir? Hani kültürel devrim? Yok!
Çünkü “dostlar alışverişte görsün festival” görünümlü şenlikler! Birbirini tekrar eden, yaratıcılıktan uzak, yerel kalkınmaya fayda sağlamayan etkinlikler yığını. Şefler, tarifler daha neler neler aynı, çadır kokusu bile aynı! “Aynılar” Festivali! Üçüncü festivalden sonra insan anlıyor: Bunlar festival değil, büyük bir “gastronomi fotokopi merkezi.”
Festival üretimdir, panayır da tüketim!
Her hangi bir festival meydanına gittiğinizde “ … Festivali ” yazıyor, içeri giriyorsun: pamuk şeker, balon, macun, sanatçılar için portatif sahne. Açık konuşalım başkanım ama orası festival değil, panayır! Festivaller eğlenceyi tamamen dışlansın demiyorum. Ancak eğlence merkez olmasın. Festival, kalabalık toplamak değil, bağ kurmak için yapılmalı ve kuşaklar arası kültürel aktarım için tasarlanmalıdır.
Sormak isterim!
Sahi yerel üreticilerin nerede? Festivalin en köşesine sıkıştırılmış, “abla pekmez kaç para?” kalabalığıyla boğuşuyor. Oysa mutfağın gerçek sahibi o! Tencerenin kültürü, miras, hikaye onda. Biz ise onu hala “panayır esnafı” modunda tutuyoruz.
Kim konuşuyor? Yıllardır aynı insanlar, aynı sunucu, aynı şefler, aynı cümleler, aynı slaytlar! Nerede yaratıcılık?
Sahnede konser, arka planda sponsor… Festivalde 3 saatlik konser var, 30 dakikalık, atölye, panel var. O da öylesine! Bir şey yemek istediğinizde de gözleme-tantuni-midye üçlüsü, araya sıkışmış çilekli waffle. Google’a “Halk ne yer?” yazmışlar, ilk sayfayı stant yapmışlar gibi!
Bu topraklarda yemek konuşur.
Bir yoğurt mayası göç yollarını anlatır.
Bir aşure paylaşmayı öğretir.
Bir ot yemeği dört mevsimi doyasıya yaşamayı anlatır. Festival dediğiniz şey bu anlatının sahnesi olmalıdır. Belki sorun festival yapmak değil, neyi festival sandığımız!
Bu yüzden önce şu ayrımı yapalım: Festival, yerin ruhudur; panayır, o ruhun gürültüsüdür. Festival kalır, panayır ise pazartesi sabahı çöp kamyonuna yüklenip gider.
Her festival, yöresel mirasını yaşatmalı ve belgelemelidir. Mutfağımızda en basitinden bir lokma aşurenin bile binlerce yıllık tarihiyle onlarca hikayeleri konuşulur. Mirası yaşatabilmek için sürdürülmesi için de festivalin de tıpkı yemek gibi bir reçetesi vardır. Bir tutam coğrafya, bolca üretici emeği ve bir kaşık gönüllülük. Mutlak “hikaye!”
Bir festival ben yaptım oldu!” olabilir ancak hikayesi yoksa ekonomik ve sosyal fayda çıkmaz, kültür sürdürülemez. Hatta, UNESCO der ki: “Somut olmayan kültürel miras, toplumların ruhunu taşır. Ruh tarifle taşınır, kültür kazanla aktarılır.”
Gastronomi festivalleri de zaten o ruhun vitrinleri değil midir?
Festivallere taşınması gerekn yöresel mutfaklar o ruhun yaşayan arşividir. Endemik otu, dağının, tohumunun, ovasının, mevsiminin, kap kacağın hikayesi, teyzelerin otantik tekniği, köylünün yüz yıllık emeği, efsanesi, masalları… Bizde kültür sofraya oturur; yemek konuşur, gelenek anlatır. Her lokma bir öyküyü taşır. Bir tarif, bir coğrafyayı anlatır. Eğer festival bunu anlatabiliyorsa, turizm değil, daha önemlisi kültürel elçilik yapıyordur.
Gerçeği saklamaya gerek yok ancak kültür elçiliği işi “gelsin kalabalık, dönsün ekonomi” kolaycılığıyla yürümüyor. Bir yerde madem sürekli festival yapıyoruz, o zaman bu işin ciddiyeti olmalı.
Ruhu Anadolu, Yankısı Dünya: Ulusal Festival Stratejisi
Bir ülkenin festival stratejisi, kendi mutfağını dünyaya anlatma biçimidir.
İspanya Tapas’la, Japonya Umami’yle, Fransa Baguette’le öyküsünü satıyor. Bizim de olmalı. Hem de onlarca! 12 bin yıllık bir mutfak uygarlığında binlerce yıllık göç yollarında yaşıyorsak bu bir lüks değil, zorunluluktur. Bunun için 2021’de DÜNYA gazetesinde söylediğim gibi Türkiye artıkUlusal Festival Stratejisi[1] hazırlamalıdır.
Peki nasıl?
Kültür ve Turizm Bakanlığı eşgüdümünde, ticaret odaları ve valiliklerin önerileriyle, coğrafi işaret veya endemik değer temelli, hikayesi güçlü içerikler festivalleştirilmelidir. Bakanlık her festivale bir “lisans sistemi” getirmelidir.
Aşağıdaki 10 maddeyi de uyguladığımız gün, Türkiye “festival enflasyonu” yaşayan ülke olmaktan çıkarak gerçek değerler üzerine kurulu “gastronomi aklı” olan ülke olur.
Bugün ülkemde birbirinin tıpkısı panayırvari etkinlik çok, fikir az!
Önce özgün ve yaratıcı fikirleri çoğaltalım; festival zaten kendiliğinden kaliteli olur.
Anadolu’nun tenceresi dopdolu da, bizim “festival aklı” hala boş.
Onu doldurduğumuz gün soframız da festivallerimiz de markalaşacak. Panayırı festival zannettiğimiz sürece “enflasyon” devam eder. Üreticiyi, hikayeyi, tohumu sahneye çıkardığımız gün Türkiye hak ettiği gastronomi ligine çıkar.
Artık “gösteri değil, anlam”, “ziyafet değil, miras”, “pazarlama değil, paylaşma” “laf değil, vizyon üretme” zamanı!
Eline sağlık Anadolu, sıra aklımızda!